Gezi İsyan’ı üçüncü yıl yazısına başlamadan sevgili annem Leman Özkan’ın yaz günleri geçirmek için geldiği köyüne bir türlü yaz mevsiminin gelmemesinden kaynaklı bir dizi rahatsızlığı üst üste yaşası ve tedavi sürecinin uzaması sonucu 25 gündür yazılarıma ara vermemden kaynaklı özürlerimi belirtmek isterim. 3 Haziran itibarıyla annemde hava sıcaklıkları da “mevsim normallerine” döndü. Bizde klavyenin başına çökme fırsatı bulduk. Özrümüzün kabulünü dileyerek Gezi’nin  üçüncü yılı yazısına başlayayım.


 Gezi isyanı gibi gerçekleştiği anda ne yöne evirileceği belli olmayan toplumsal hareketler kurulu nizamın bekçilerini ve hizmet ettikleri sınıfları oldum olası korkutmuştur. Aradan üç yıl geçmesine rağmen egemenlerin hep bir ağızdan “darbe girişimi”  vb. söylemlerle ana gelmelerinin temelinde korkularını bastırma dürtüsü yatmaktadır.
 

3 yıl önce Mayıs'ın son günlerinde Gezi Parkı'nın talana açılmasına karşı bir avuç insan tarafından başlayan inatçı direniş, Haziran'a evirilerek Türkiye'nin hemen tüm illerine yayılan bir halk isyanına dönüştüğüne tanıklık ettik. Sorun sadece yağmaya açılmış kentin ciğerlerinden geriye kalan bir parçanın talan edilmesi değildi elbette. Buna dahi göz koyan AKP açgözlülüğe, kentlerin ve doğanın hayâsızca talanına, emeğin vicdansızca sömürülmesine ve tüm bunları gerçekleştirebilmek için ihtiyaç duyulan sınır tanımayan zorbalık ve despotizme karşı biriken öfkenin patlamasıydı.  
 

Gündelik yaşamın kıvrımlarına kadar sindirilmeye çalışılan bu despotizm giderek yatak odalarına, kaç çocuk doğdurulacağına, kızlı erkekli öğrenci evlerine, kent meydanlarının yasaklanmasına, alkol tüketimine, sokakta nasıl dolaşılacağına, kadınlara dönük düşmanca saldırılara, sınıfa dönük dizginsiz sömürü politikalarına, polise verilen sınırsız öldürme yetkisine... Tercüme ediliyordu.  

Tüm bir yaşam faşist ideolojinin İslam soslu cenderesiyle yeniden kalıba dökülmeye çalışılıyor, bunun ön adımları fütursuzca atılıyordu. Tıpkı bugün bu adımların artık kapsamlı bir ideolojik-siyasi-sosyal-ekonomik saldırı bütünlüğü içinde olgunlaşarak karşımıza çıkması gibi... Daha da yükseltilen hücre duvarlarının yarattığı öfke, uzun yıllara yayılan  edilgenliğin bıkkınlığıyla buluşarak kulak çınlatıcı bir çığlıkla patladı. O çığlık egemenlerin ve devletinin tüm dengelerini altüst etti.  

Rejim kendisini toplumsal kalkışmalara, direniş ve grevlere hazırlarken; ekonomik olanaklarının paylaşılmasında olduğu kadar, zor aygıtının en güçlü araçlarının kimin elinde toplanacağı konusunda da ciddi bir kapışma yaşandı. Bu  kapışma, 17 /25 Aralık yolsuzluk operasyonlarıyla pik noktasına ulaştı. 

Gezi isyan günleri, sistemin kimyasını bozdu adeta. Onun üstüne yığılan bölgesel gelişmeler gerçek anlamda bir çılgınlığı tetikledi. Artık kendi kapışmalarıyla iç içe geçen ve giderek şiddetlenen krizler zinciriydi söz konusu olan. Her biri diğeriyle ilişkili karmaşık bir yumak gibi...  

Gerek bölgesel sorunlar gerekse Kürt sorunu başta olmak üzere birikmiş tarihsel-toplumsal patlama dinamikleriyle, rejim içi krizlerin içiçe geçtiği bu süreç; Hitlerci bir faşizm modeliyle aşılmaya, dizginler yeniden sıkıca kavranmaya çalışıldı. Fakat hiçbir şey artık eskisi kadar kolay değildi. Bunun bilinciyle olsa gerek korku çılgınlığı tetikledi. 

Haziran ortak bir program etrafında buluşup kökleşemediği, sağlam bir örgütsel karakter kazanamadığı için süreklileşmiş bir toplumsal harekete dönüşemedi belki. Ama o, artık hiçbir şeyin eskisi gibi yürüyemeyeceğinin tarihe düşülmüş görkemli bir şerhi olarak hak ettiği yeri aldı. 

Haziran'da sokakları terk etmeyen kadınlar o alanlarda devşirdikleri özgüven ve cesareti kadın cinayetlerine karşı giderek kitleselleşen bir mücadelenin harcı kıldılar. Yaratıcılıklarıyla belleklere kazınan gençler, yılların neoliberal bireyci kültüründen Haziran'ın kolektivizm ırmağında yıkanıp arınmaya çalıştılar. Gençlerimizin ölümlerinde simgeleşen gözü peklik ve adanmışlıkla tanıştılar. 

Talepleriyle ve örgütlü bir şekilde Haziran'ın parçası olamayan fakat fiilen onun gövdesini oluşturan işçi sınıfı, şimdi karşı karşıya olduğu büyük saldırılara karşı bir yol açmaya çalışıyor. Geçen yılki metal grevi günlerinden de hatırlayacağımız gibi yaptığı her hamle kırılsa da bu arayış yeni patlamaları mayalıyor alttan alta... 

Toplumsal çürümenin ulaştığı boyut ve bu çürümeyi derinleştiren politikalar artık burnumuzun direğini sızlatacak kadar keskin bir koku yayıyor. Kadın cinayetleri, taciz-tecavüz saldırısı hız kesmediği gibi çocukları bile içine alan bir derinleşmeyle sürüyor. Yaşamın her alanında AKP eliyle hızlandırılan bir çürüme doludizgin sürmekte.

Haziran İsyanı, başka bir dünya özlemini sokak sokak, barikat barikat dile getiren bir direnişti. Direniş içerisinde toprağa düşen gençlerimiz ise başka bir dünya özleminin ve iradesinin sembolü oldular. Şimdi o günlerden daha karanlık bir tabloyla boğulmak isteniyoruz. Ve fakat şunu da çok iyi biliyoruz. Karanlığın en zifiri anı güneşin şafağına en yakın anıdır. Bu inanç ve iradeyle  yine yeniden mücadele saflarını şıklaştırmalı yaşam alanlarımızı özgürleştirmek için ileri atılmalıyız.
                                                                                                     

Göksel Rıza ÖZKAN
                                                                                                        Eğitim Emekçisi

 

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol