Bir gece saat 22:00 civarlarında kent merkezindeki yegane parkın, arka caddesine bakan duvarları iş makineleriyle 5 metre yıkıldığında ve 5 ağaç söküldüğünde takvimler 27 Mayıs 2013’ü gösteriyordu.

 

Bütün dünyanın, kendi otoriter rejimlerine karşı direnen halklarından büyük bir destek ve dayanışma gören, tüm ülkeyi ayağa kaldıran ve haftalarca sürecek olan isyanın kıvılcımı topraktan koparılan 5 ağacın  gövdesinde tutuşturulmuştu. Sonrasını hep birlikte yaşadık. 

 

Peki bu destansı direnişin içindeki gerçek motivasyonlara ilişkin hala samimi bir yüzleşme yapıldı mı?  Gezi’den “devrimci durum” çıkaranlar kadar “darbe çıkarmaya çalışanlar” var mıydı, yok muydu?  Gezi ne bir devrimci durumdu, ne de devletin Atatürkçü ordusunu arkalarına alıp darbe yapma sevdalıları için aradıkları ruhtu.  Ama yine de bu gayretkeş darbe sevdalıları Gezi Direnişi’nin demokratik, eşitlikçi, özgürlükçü ve yerellerden örgütlenen katılımcılığını kendi çıkarları için kullanmak istediler. İstemekle kalmadılar, ciddi bir örgütlenme içine girdiler.

 

Direnişin patlamasından bir ay kadar önce 23 Nisan 2013’te gerçekleştirilen  Milli Merkez Kurultay’ında TGB Başkanı Çağdaş Cengiz konuşmasında şöyle diyordu: “Mayıs ayı eylem ayıdır. Büyük eylemler gelecek. Hepsinin planını programını yapıyoruz. 1 Mayıs'tan sonra da çok büyük bir yürüyüş bizi bekliyor. Milli Merkez'de büyük sorumlulukların olacağını zaten biliyoruz bu büyük eylemlerin sonunda varacağı nokta iktidardır.”

 

 

Ulusalcı merkez bir parti oluşturmanın girişimi olan Milli Merkez Kurultay'ında Yürütme Kurulu listesindeki isimler şunlardı: Necla Arat, Ali Topuz, Kemal Anadol, Şahin Mengü,  İsa Gök, Yekta Güngör Özden,  Kemal Alemdaroğlu, Zekeriya Beyaz, Ufuk Söylemez, Ataol Behramoğlu, Arslan Bulut, Ferit İlsever, Çağdaş Cengiz. Yani CHP’nin ulusalcı eski ve yeni milletvekilleri, İşçi Partisi, TGB, ADD yöneticileri. Yani, Ergenekoncu askerlerin ve istihbaratçı subayların katılımıyla oluşturulan Vatan Partisi’nin kurucu meclisi diyebiliriz.

 

Şimdi, yalnızca konuyu ilgilendiren gelişmeleri anımsamak için çok kısaca  Gezi takvimine dönelim:

 

2 Haziran   : TGB’li gruplar Apo posteri taşıyarak gelen kürt gençlerine, Türk bayraklarını sopa olarak kullanarak saldırıyor. Araya girenler sayesinde olay büyümüyor.

10 Haziran : Soner Yalçın katıldığı bir panelde “TOMA'ların üstüne Türk bayrakları ile yürüyenler, sizlere selam olsun. Sizlere selam olsun Mustafa Kemal'in askerleri, destan yazıyorsunuz” diyerek Gezi Ruhuna fatiha okutuyor.

 

 

16 Haziran : İki haftadır üfürülen, “Asker Gezicilere yardım ediyor, maske dağıtıyor, polise karşı Gezicileri korumaya hazırlanıyor” tevatürlerine sinirlenen AKP, “Ordu da, polis de bizim emrimizdedir” açıklamasının ardından Taksim’e Jandarmaya ait 2 TOMA gönderiyor. Tevatürcüler hüsrana uğruyor.

 

 

25 Haziran : TGB, 1. Çapulcular Kurultayını topluyor. Kadıköy Müjdat Gezen Sahnesi'ndeki toplantıda TGB Başkanı Çağdaş Cengiz, “Mesele Gezi Parkı meselesi değildir. Mesele hükümeti devirme meselesidir… Ateş Silivri'de, Hatay'da ve diğer cephelerde daha önce yanmıştı. Gezi Parkı vesile oldu.” dedi. 

 

28 Haziran  : Lice’de halkın, kalekol yapımını protestosu sırasında Medeni Yıldırım isimli genç öldürülüyor. Türkiye’nin her yerinde Geziciler, “Diren Lice Gezi seninle”, “Gezi’den Lice’ye, Direnene Bin Selam” diye haykırarak dayanışmalarını yükseltiyor.

 

10 Temmuz : Zaten Atatürkçü orduyu arkalarına alma sevdaları suya düşen ve Taksim’den çıkarmak istedikleri darbe desteğini bulamadıkları için yeterince gerilen “Mustafa Kemal’in Askerleri”nin baş komutanı Doğu Perinçek “Yoğurtçu Parkı ve Kadıköy Meydanı”başlıklı, Gezicilere, Kürt Özgürlük Hareketine, Sosyalist sola zehir zemberek, öfke dolu yazısını kaleme alıyor.

 

O yazıdan bazı hatırlatmalar yapalım:

 

•  Tayyip Erdoğan, Abdullah Gül, Fethullah Gülen, Devlet Bahçeli ve Kılıçdaroğlu’nu birleştiren korku, yurttaşın askerleşmesi, yani devrimcileşmesidir. Bu nedenle CHP, “Mustafa Kemal’in yurttaşıyız” diye bir şey icat etti. Halk oyunu anladı, tutmadı, “askeriyiz” diyor! Ders olsun!

 

•   “Sol” maskeli bazı başıbozuklar, Lice’de Mustafa Kemal’in askerlerinin karakoluna saldırı düzenleyen uyuşturucu baronlarıyla dayanışma halindeler. Dört başı mamur karşıdevrim manzaraları!

 

•  Şu anda Türkiye’deki milli savaş, sınıf savaşı, devrim savaşı hepsi Kemalist Devrim mevzisindedir.

 

•  Bu başıbozukluk, Yoğurtçu’dan Kadıköy’e inemez. Veya iner ve Türk bayrağı altında devrimcileşmeyi öğrenir. Böylece Mustafa Kemal’in askeri olur. Sıradanlıktan ve başıbozukluktan kurtulur, öncü olur.

 

 

Perinçek’in akıl ve ruh hali, “Gezi Ruhu” dediğimiz birleştirici isyan ruhuna taban tabana zıt bir ruhun yansıttıklarıdır. Oysa Geziciler yalnızca mevcut iktidarın değil, devlet otoritesinin dayattığı Kemalist zihniyetin yasaklarına da birlikte direndiler. Türkiye’deki darbe tarihleri, Perinçek’in yukarıda aktardığımız ruh haliyle çok güzel örtüşen söylemlerle iş başına gelmiştir. Gezi’de yaşanan zulme karşı yaratıcı zekanın esprili eleştirilerinde otoritenin her türü yerle bir edilmiştir.

 

 

Ancak espriye konu olamayacak insanlık suçlarından yargılanacağı beklentisi yaratılan ama kasti olarak tam bir hukuki fiyaskoya dönüştürülen Ergenekon duruşma tarihi yaklaşıyordu. Tarih 20 Temmuz 2013’ü gösterdiğinde Türkiye’de ve Gezi’de yaşananlar, artık “darbeci zihniyet”le özgürlükçü, eşitlikçi ve demokratik katılımcı Gezi Ruhunun iyice ayrıştığı bir noktaya gelmişti.

İşçi Partisi Genel Başkan Vekili Hasan Basri Özbey şöyle diyordu: “Türk Milleti hükmünü vermiştir. Millet, hükmünü 5 Ağustos’ta açıklayacak. Silivri Ovası, Özgürlük Ovası olacak!”

 

 

CHP Genel Başkan Yardımcısı Bülent Tezcan ise, “Silivri hapishanesinin önünü, özgürlük alanı haline getireceğiz. 5 Ağustos'tan önce oraya gidip orada özgürlük şöleni yapacağız. Orayı da Gezi Parkı haline getireceğiz” diyerek ortaklığını deklare ediyordu.

TGB Genel Başkanı Çağdaş Cengiz de "İstanbul'u abluka altına alacağız. Türkiye'nin dört bir yanından otobüsler kaldıracağız. Gençlik tüm coşkusu, heyecanı, kararlılığıyla 5 Ağustos'ta Silivri'de olacak” açıklaması yapmıştı.

 

 

Mustafa Balbay ve Tuncay Özkan, daha önce defalarca dile getirilen Silivri-Bastille benzetmesini (Monarşik otoriteyi temsil eden Bastille hapishanesi 1789’da Parisli ayaklanmacılar tarafından basılmış, ve ulusal egemenlik sözleşmesi burada açıklanmıştı) doğrularcasına ortak kaleme aldıkları mektupta tüm halkı Silivri’ye çağrıyor ve satırlarını şöyle bitiriyordu “Ruhumuzla 31 Mayıs’ta yaktığımız ateş, özgürlüğün, adaletin ve barışın habercisidir”

TGB-İP-CHP-ADD-ÇYDD gibi parti ve kuruluşların 5 Ağustos’ta Silivri çağrısını Taksim Platformu ve Geziciler geri çevirdi. Her biri bu konuda ayrı ayrı açıklama yaptı. Gezi Parkı bileşenlerini oluşturan kişi ve örgütlerin ortak yanıtı Gezi Direnişi’nin özünde her türlü ırkçılığa, faşizme, darbeciliğe, despotluğa ve ulusalcılığa karşı olmanın yattığı vurgulanarak her türlü ulusalcı partiden uzak durdukları yönündeydi.

 

 

Gezi Direnişçilerinin deklare ettiği talepler, toplumun demokratikleşmesi, sivil denetimin sağlanması, yerel kararların yerellerde verilmesi, ekolojik değerlerin talanına son verilmesi ve kadın üzerindeki erkek egemenliğinin sonlandırılması, yaşam tarzına müdahelenin son bulması her türlü demokratik tepkinin özgürleştirilmesine ilişkin “temel insan hakları” diyebileceğimiz maddelerden oluşuyordu. Ergenekon davasında yargılananların bu taleplerle uzaktan yakından ilgisi yoktu.

 

 

Ve nihayet geliyoruz, o dönemde BDP’nin eş genel başkanı olan Selahattin Demirtaş’ın ortalığı ayağa kaldıran 30 Temmuz 2013 açıklamasına:

“Gezi Parkı’nda ortaya konan demokratik talepler BDP’nin sahiplenebileceği, arkasında durabileceği demokratik taleplerdir. Bu yönüyle biz gezi direnişinin yanında olduk. Parlamentoda da bunu savunduk. Hatta bu talepler çözüm sürecinden de kopuk değildir. Biz de benzer şeyleri istiyoruz. Fakat şöylesine bir hareket içerisine de girildi. ‘Bu şekilde hükümeti devirecek, darbeye doğru götürecek bir halk hareketini çıkarabilir miyiz? Ya da bu halk hareketini darbeye kanalize edebilir miyiz?’ Böyle bir arayış vardı. Bunu, biz hem sokaktaki gözlemlerimizle hem de arkadaşlarımızın tespitleriyle rahatlıkla ifade edebiliyoruz. Bu bir spekülasyon değil. Biz bu kısmına şiddetle karşı çıktık. Bu yüzden de bir mesafe koyduk. Buradan bir darbe çıkarmak isteyenlerle birlikte olmayız biz.”

 

 

Şimdi Demirtaş’ın sözlerini acımasızca ve sübjektif niyetlerle eleştirenlere soruyorum.

Yukarıda aktarılan gelişmeler ışığında bu sözlerin neresini eleştiriyorsunuz? 2 yıldır Demirtaş’ın bu sözlerini kah çarpıtarak, kah cümle aktararak HDP’ye saldıran “solcu”lar, vicdanlarınızı ve ruhlarınızı Gezi’de mi bıraktınız, yoksa GEZİDEN DARBE ÇIKARMAYA ÇALIŞANLAR’dan mı görüyorsunuz kendinizi?

Burada Demirtaş’a ve ilk günden son ana dek Türkiye’nin her yerinde Gezi Direnişi ÖNCESİNDEN beri, Gezi Ruhunu yükselten HDK Bileşenlerine, Kürt Özgürlük Hareketi’ne ve şimdi de bu mücadeleyi parti olarak HDP’de sürdürenlere yönelik “Gezi eleştirileriniz”in, darbeci zihniyetle aranıza koyamadığınız mesafeden kaynaklandığının farkında mısınız? Bugün Kemalizm'le flörtleşmenizin, yarın darbeci zihniyetle ittifaka dönüşmesini engellemenin tek yolu halkarla aranıza koyduğunuz mesafeyi kaldırmaktır.
 

Siz Gezi Direnişi ruhunun HDP’nin seçim bildirgesinde ne kadar somut bir biçimde yükseltildiğini göremiyor musunuz? Hep birlikte yediğimiz gazların, Berkin’in anısına saygı adına “duruşunuzu ve samimiyetinizi” gözden geçirmenizi istemek Gezi ruhuna aykırı olur mu acaba? Haklının hakkını arayanın yanında durmamanızı, birlikte yürümemenizi anlayışla karşılayabilsem de, hak yemenizi Gezi Ruhu’na pek yakıştıramıyorum. Siz kendinize bunu yakıştırıyorsanız hiç mesele yok.

Halklarla aranıza koyduğunuz mesafenin uçuruma dönüştüğü bir 8 Haziran'a uyanmak istemiyorsanız, kendi tabanınıza bile açıklamakta güçlük çektiğiniz tavırsızlığınızı ilkeli bir duruşa çevirmek için hala fırsatınız var.


 

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol