Dün gece YouTube’de dolanırken Zizek ağabeyin tuvalet üzerinden yaptığı kısa bir kültür, siyaset analizine denk geldim. Konuşmasında İngiltere, Almanya ve Fransa’daki tuvaletlerin farklılıkları üzerinden ideolojileri bağlamında bir analiz yapıyordu.
Tuvalet paradoksu diye başlayıp, dışkının durumundan 18.yüzyıl Avrupa üçlüsüne atıfta bulunup buradan da en çokta Almanya'nın siyasi tutumu üzerine birkaç kelime fazladan bir şeyler söylüyordu. Daha sonra bu tuvaletlerde bir mesaj var deyip, farklı ülkelerde ki farklı tuvalet mimarisinin nedenlerini birçok dekeratör ve mimar arkadaşına danıştığını ve bir cevap anlamadığını, onların kitaplar verdiğini fakat bu mimarlık kitaplarından da bir sonuca varamadığını en sonunda aklına "çılgın" bir yorum geldiğini söyleyip analizinden biraz bahsediyordu. Konuşmanın bir kısmı şu şekilde;

Mimariye dair çok şey bildiğime emin değilim; aslında, mimarlıkla ilgili pek bir şey bilmediğime eminim.

Bununla birlikte mimari üzerine ilgimi çeken şey şu ki benim için mimarlık örnek verilebilecek bir husus olarak ideoloji, tam olarak onu nerede bulacağını düşünmediğin bir eserin üzerindedir. Binalarda veya binalardan daha büyük yapıların içinde bile hatta ve hatta ev aletlerine benzer şeylerin üzerinde olmasıdır. Yalnızca sade ve pratik olduğunu düşündüğün eşyaların üzerindedir, ideoloji. Hatta en basit, gündelik eşyalar sadece nesne olarak kullanılan değil; aynı zamanda üzerine düşünülebilen eşyalar olabilir. Öncelikle yinelemek istiyorum. Üzgünüm, bazılarınız konuyu önceden biliyor; fakat konunun anlaşılabilmesi için bu önemli bir örnek. Eğer yanlışım olursa belki beni düzeltirsiniz.

 Her zaman ilgimi çekmiştir. (daha önceleri değindiğim bazı analizler de var; ancak burada açıklamaya girmek istemiyorum) 
Tuvalet Paradoksu.

Dünyayı gezdiyseniz eğer, fark ettiniz mi hiç ne kadar farklı olduklarını?
Alabildiğine sadeleştirmeye çalıştım fakat bu, analizleri anlamsızlaştırmaz umarım.

Sadece üç büyük ulus medeniyetinden bahsedeceğim: 
Fransa'da, klozetin gider deliği arkada bulunur böylece dışkını yaptığında çabucak delik içerisinde kaybolur.

Eski tip Alman tuvaletleri artık kalmadılar; ama yine de bulabilirsiniz. Tersi olacak şekilde gider deliği öndedir. Böylece dışkını yaptığında arkada görünür haldedir; suda kaybolmaz. Bu, bir Alman geleneğidir. Bilirsiniz, hastalıktan korunmak için her sabah pisliğinizi koklayarak teftiş etmelisiniz asilce bir yorumlama yöntemi(!) 
Sanırım Almanlardaki yorumlama biliminin özü de buradan geliyor.

Anglo-Sakson toplumunda ve Birleşik Devletlerde bildiğiniz gibi, klozetin içi su doludur. Böylece pislikler, kaybolmadan önce içerisinde kaybolmadan yüzerler. Bunun üzerine birçok mimar ve dekoratör arkadaşıma sordum; bu farklılığın sebebi nedir? 
Onlar da bana tuvalet yapıları üzerine birçok kitap verdiler. Hiçbir yerde bir açıklama bulamadım. Sonrasında çılgın bir yorum aklıma geldi. Bilir misiniz, 18.yy'ın sonlarından beri Avrupa'da ''Avrupa üçlüsü'' gibi ırkçı bir düşünce vardır. Siz de, İtalya da bu düşünceye dahil değilsiniz. Üç önemli Avrupa ulusu: Fransa, Almanya ve İngiltere. Düşünce şu ki: Her biri belli bir hayat standardı için belli bir politikayı destekliyor.

 Fransa: Özel mülkiyet ve politik açıdan sol devrimci bir politika.

İngiltere: Ilımlı, özgürlükçü, orta yollu ve ekonomik bir görüş.

Almanya: Metafizik, şiir ve muhafazakarlık.

Aman Allah'ım, birden aklıma dank etti; oysaki cevap bu değil miydi? 
Fransa da: Devrimsel yaklaşım dışkı için delik arkada, böylece hızlı bir şekilde yok edilmeli, giyotinle kafa uçurmak gibi.

Anglo Sakson yaklaşım ise tüm kaygılardan uzak: 'bırakınız yüzsünler', 'akıllarına göre takılsınlar' havasındadır.

Alman: metafizik ve şiirsellik. Gözlemlersin, tasavvur edersin, falan. Tamam, bu size de delice gelebilir; fakat 'inceyi' görebiliyor musunuz? 
Geçerliliği olan bu tarz bir düşünceyi bile, tuvalet gibi alelade yapı izah edebiliyor.


İtiraf etmeliyim ki mimarinin masum olmadığını öğrendiğim günden beri duyduğum en iyi ilişkilendirmelerden biriydi. "Vay bea" deyip modern mimarinin, tuvaletlerin, harabelerdeki yuvarlak ve devlet meselelerinin tartışıldığı tuvaletlerin anlamları üzerine düşünmeye başladım. Güzel bir beyin jimnastiği olduğunu söylemeliyim. Fakat aradan 24 saat geçmeden başladığım, Erica Jong'a ait Uçuş Korkusu adlı romanın, e yayınları 1976 Şubat 1. basımının 38. Sayfasında Erica'nın "Dünya Tarihine Tuvaletler Açısından Bir Bakış; Destan? " diye başlayıp Almanya, İngiltere, Fransa, İtalya ve Japonya üzerinden dini, kültürel, siyasi bir çıkarım yaptığını okudum. Yine ayni şekilde Almanya'nın politik duruşu üzerine birkaç kelime daha fazla yazılmış bu da Hitler'in katliamından referansla yapılmış ve fakat dışkı üzerine söylemler birbirinden bağımsız değildi. İngiltere, Fransa ve Almanya için yapılan analizlerin bir kısmı şu şekildeydi;

İngiltere;

… genellikle devlet malıdır, aşırı devletçilik güden t.k.na bile propagandasında basılabilir. İngiliz tuvaletleri sömürgeci imparatorluğun son kalıntısıdır. Her giden bir kâşif, tepeden inen sular Viktorya çağlayanından faksızdır. Suyun serpintisi yüzünüze sıçrar. Gürül gürül akan sularda (kısa bir an için) İngilizlerin denizlerdeki üstünlüğünü bulursunuz. Asıldığınız zincir çok şıktır.  Pazar günleri, para karşılığında gezebilen malikanelerde, uşakları çağırmak için kullanılan zillerin kordonunu andırır.

 

Almanya;

Almanlar tuvaltlerinde sınıf farkı gözetirler. Üçüncü mevki vagonlarda kahverengi kaba kağıt. Birincide beyaz kağıt. Spezial Krepp derler adına… Gelgelelim Alman tuvaletlerinin en ilginç yanı pisliğin düştüğü küçüçük düzlükür. Uzun uzun bakmak isteyenler için syısız yararları vardır. Bu arada, gelecek seçimlerde kime oy vereceğinizi, ir sonraki seansta psikanalistinize neler  alatacağınızı da kararlaştırabilirsiniz. Mide-bağırsak kanalıyla elmas kaçakçılığı yapmk isteyenlerin de çok işine yarar. Laman tuvaletleri Nazilerin düşünebileceği hunharlıkların iyi bir örneğidir. Bunu yapan insanlar ne yapmaz ki!

 

Fransa;

Eski Paris otellerinde, sadece yerde bir çukur, iki yanında da rokoko tarzı işlenmiş, demirden iki ayak izi. Lağım kokusunu bastırmak için Versay sarayının bahçesine portakal ağaçları dikilmiştir. Kralın odasına işemek yasaktır. Kapı kapanmadan ışığı yanmayan Paris tuvaletleri. Fransızların ok konusundaki tutumlarıyla felsefe ve edebiyat anlayışlarını bir türlü bağdaştıramıyorum. Soyut düşünce yeteneği olan bir millet, gene de, Pobnge gibi, sabun üstüne koskoca bir destan yazabilen şairler yetiştirebiliyor. Peki, bunun Fransız tuvaletleri ile ne ilgisi var?

 

İki yoruma bakacak olursak birebir aynı olduğunu iddia edemem. Fakat yapılan çıkarımları göz önüne alındığında, üslup farklılıklarını da bir kenara koyarsak ve birinin bir roman, ötekinin ise bir konuşmadan alıntı olduğunu referans aldırsak, aslında birbirileri ile ne kadar paralele söylemler olduğunu görürüz.
24 saat içinde karşılaştığım bu romandaki bölüm, elbette Zizek'in açıklaması üzerine bir soru işareti bırakmama sebep oldu. 

“çılgın yorum” diye adlandırılan, yeni bir buluş nidasıyla sunulan analiz, yeninin keşfinin ne derece mümkün olduğu ve bu mümkünlük içinde süreğen bir şekilde temas halinde olduğumuz gerçekliğiyle yüzleştiriyor bizi. Neyin, hangi fikrin ne derece bize ait olduğu üzerine düşünmemiz gerektiğini, geçmiş ile ne kadar dinamik ilişkilerimizin olduğunu, geçmişte yazılan bir metnin geçerliliğinin, fikirlerimiz üzerindeki hakimiyetinin ne derece güçlü olduğunu görmemizi sağlıyor. Kısaca Amerika’nın keşfinin ne derece zorlaştığını görebiliyoruz.

Bu noktada “çılgın yorum” olarak adlandırılan analiz, bir fark edişten öte, Zizek ile aynı romanı okumamızın göstergesi olabilir. -Hata bir adım öteye gidersek, aynı kadın yazarları, feminist romanları okuduğumuzun ya da bunlardan haberdar olduğumuzun göstergesidir diyebiliriz.-

Peki, bir kadının 1976 yılında, romanında kahramanına yaptırdığı bu analiz ( ki kahraman kendisi ve her kadındır ) 2013/ 2014 yıllarında bir erkeğin yeniden keşfi midir?

( politik anlamda bu soru benim için kıymetli)
Belki evet, belki hayır ama içimden bir ses Zizek'in kadın yazarları okuduğunu söylüyor. Derinlerde kalan bilgilerinin de, çılgınca şahsa özel analizler olduğuna inanıyor olabilir.

- Her şey mümkün-
İşte tam bu noktada çok da masum olduğuna inanmadığım bu "ben fark ettim analizlerinin" üzerine düşünmeli, fikirlerimizin özgün ve özgürlüğünden bahsetmenin ne derece gerçekçi olduğunu sorgulamalıyız.

Görünmez (kadın) kahramanların tesadüfî bir şekilde yolumuza düşmeleri, yapılan analizlerin, yazılan romanların bu erk sistem içinde, fikirlere ne derece dokunabildiğini daha çok fark etmemiz umudu ile kitapta geçen şu büyülü cümleyi buraya bırakmak istiyorum; " kitaplar çağlar boyu kadın kanıyla değil, erkek spermiyle yazılmıştır. "


Bulunduğumuz bu noktada, etkileyici bu tuvalet paradoksunun salt erkek sperminin bir keşfi olmadığını keşfetmek, perdenin ardında hala görünmez kahramanlar, aklınıza “çılgınca” fikirlerini iliştiren kadınlar vardır, var olmaya da devam edecek.

 

Hatice Gamze ÇEVİK

Dikkat!

Yorum yapabilmek için üye girşi yapmanız gerekmektedir. Üye değilseniz hemen üye olun.

Üye Girişi Üye Ol